Son 2 yılda en büyük maddi varlığım olan sakallarımı kestim.
Yatağa giderken şöyle düşündüm; sanki bu âlemdeki son gecemdi.
Evdeki herkese sarılmak, her birini yanağından öpüp kulağına
fısıldamak istiyordum: Seni seviyorum. En çok da anneme…
Ertesi gün yolculuğa son dakika telâşımla hazırdım. Büyükçe
bir bavul, askıda takım elbiselerim, sırt çantam, kutusuna özenle
yerleştirilmiş bir çift kundura… Ne oldu, nasıl gelişti pek anımsamıyorum; ama
öfkelendim. Tek bir kişiye… Anneme… Bu hayatta en hızlı ona kızabiliyordum.
Çünkü ona kızmadan evvel hesapsız oluyordum. Ne var ki kaybetmeyecektim onu.
Kızıp küsmeyecekti veya terk etmeyecekti beni. Ne yaparsam yapayım, ne kadar
kötülük etsem edeyim, nasılsa hep yanımda olacaktı. Hesapsızca, karşılık beklemeden…
Öfkemin bir kısmını babama yönelttikten sonra yola birlikte
çıktık. İstanbul’da taksicilerin vardiya değişim saatlerine denk gelince zor da
olsa taksi bulabildik. Babam her zamanki seri hamleleriyle yerleştirdi
eşyalarımı taksiye ve vedalaştık. Annem ağlayarak sarılmıştı; ama babamın
gözyaşlarını görmedim. Muhtemelen o da ağladı. Ama arkamdan…
Otogara vardığımda ne varacağım şehir, ne de geç gidecek
olmam pek umurumda değildi. Bir hikâyenin pişmanlığından alıntıydı sanki
içimdeki öz sitem! Ne vardı bu kadar öfkelenecek? Hem de gidişime en çok
ağlayan kişiye… Hani ona en çok değeri ben veriyordum! Biliyordum ki İstanbul’a
düğün vesilesiyle 1 ay sonra geri dönecektim ve bu öfkemin bahsi bile
geçmeyecekti. Yıllar evvel askerden döndüğümde aylar süren hasreti boğan vuslat
öpücüklerine boğacaktı beni gene. En çok ona sarılacaktım, biliyordum. Nitekim
öyle de oldu. Yıllar boyunca, anneme sinirlenmem icap ettiğinde kendimi
tutabilmeyi pek âlâ becerebilmişken, o günü bir talihsizlik olarak
nitelendiriyor ve üstümdeki strese bağlıyorum.
Bugün, üniversite çağımdan beri hayalini kurduğum yalnız
yaşama güdüsünün 9 ay 10 günü geride kaldı. Bu güdünün altında yatan sebep
ailem değildi. Onlar her ihtiyaç duyduğum anda hesapsızca yanımdaydı,
karşılıksız sevgi nöbetindeydi. Benimse tamamen şahsi sebeplerim vardı.
Kış oldu, hastalandım. Hayatımın en çok ateşlendiğim gecesini
geçirirken en ufak karın ağrımın nöbetçisi yoktu yanımda. “Al sana yalnız
yaşama güdüsü!” dedim günlerce. Çağırsam gelirdi elbet en sevdiklerim; ama
bilmemelerini tercih ettim. Mücadele etmeliydim. Onları üzmemeliydim.
Başarabileceğimi görmeli, yalnızlığıma alışmalıydı annem.
Geride kalan 9 ay 10 günde, onlarca kez gittim İstanbul’a.
Onlarca gece kaldım son gecem olduğunu düşündüğüm o evde. Gene güldük,
eğlendik, dertleştik. Zaman zaman yaşandığı gibi bağırdık, kızdık birbirimize.
Her zamanki gibi birikmiş hikâyelerini anlattı annem kahvaltı sofralarında. O
döktükçe içini, ben gözlerimi ayırmadan dinledim. Bir gün saçının tüm
tellerinin ağardığını tahayyül ederek tebessümle başımı salladım.
Zaman geçiyor. 9 ay 10 gün sonra vuslata erenler bebelerini nasıl kocaman
ettiyse, bu yalnızlıklar da 9 ay 10 günler geçtikçe pekişecek. Gönüller de
tıpkı gözler gibi kanıksayacak boşlukları. Hasretler çoğalacak. Ağladıkça
açılacağız. Keşke ağlayabilsek...
Dipnot: 9 ay 10 günlük yalnızlık 11 Ağustos 2016'ya tekabül ediyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder